Skip to main content

Adres

Fatih Sultan Mehmet Mah.
Mehmet Sadık Efe Sok.
No:2c1/3 Kartepe - Kocaeli

Çalışma Saatleri

Pazartesi – Cuma
10:00  –  18:00
Cumartesi - Pazar
12:00   –  16:00

Bize Yaz

Kadim Hayvan Sembolleri: Hüma Kuşu

Ezgi Sala Tözün
10946

Yedi Kat Göğün Üstünden Ruhun Derinliğine 

Önsöz

Kadim semboller geçmişe ait basit figürler değil, insanlığın ortak hafızasıdır. Bu mirası doğru okumanın ve çözümleyebilmenin, bugünkü içsel dönüşümümüzü ve gelişimimizi tamamlamamız için bize verilmiş güçlü bir anahtar olduğuna inanıyorum.

Hayvan sembolizmi insanlığın en eski dilidir. Yazıdan önce vardı, şehirden önce vardı, hatta tanrılardan önce. İnsanın bundan 30 bin yıl önce mağara duvarına çizdiği ilk şey manzara değil bir hayvandı.

Ve bu işin en kadim örneklerinden ikisi tam da bu topraklarda. Göbeklitepe'nin on bir bin yıllık dikilitaşlarında tilkiler, yılanlar, turnalar ve akbabalar var. Çatalhöyük'ün duvarlarında akbabalar ölülerin üzerinde süzülüyor. Bunlar estetik motifler değil. İnsanın, kendisi hakkında doğrudan söyleyemediği şeyleri bir hayvana yükleyerek aktarmasını anlatıyor. 

Ölümü akbabaya, yası turnaya, talihi kanatlı bir kuşa atfettiler. Jung buna arketip adını verdi. Bunlar kültürden kültüre kılık değiştiren ama hep tekrar eden insani kalıplardır. Jung, birbirinden habersiz halkların aynı hayvana aynı anlamı yüklemesinin tesadüf olmadığını, insanın ortak yapısından geldiğini söyledi.

Bu nedenlerle ve amaçlarla Kadim Hayvan Sembolleri Serisi’ni yazmaya karar verdim. Kültürümüzde devlet kuşu veya talih kuşu olarak bilinen ama adı neredeyse unutulmaya yüz tutmuş ve bize bolca öğüdü olan Hüma Kuşu’nu anlatarak başlamak istedim.

"Başına devlet kuşu kondu" derken çok azımız gerçekten bir kuştan bahsedildiğini biliyor. Hüma Kuşu, bin üç yüz yıl sonra, kendi hikâyesini kaybetmiş olarak, hâlâ yaşıyor. O halde hikayeyi baştan alalım.

I. Adın Kökeni

Hümâ, hümây olarak gördüğümüz kelime Farsça’dır. Kökeni Avesta metinlerindeki homāio biçimine kadar götürülür ve "kutlu, bahtiyar" anlam alanıyla ilişkilendirilir. Anadolu Türkçesinde hüma, halk ağzında sıklıkla huma olarak söylenir; bazı Türk lehçelerinde ise kumay biçimini alır.

Buraya kadarı görece nettir. Asıl mesele bundan sonra başlar.

Abdülkadir İnan'dan bu yana pek çok araştırmacı, Hüma ile İslâm öncesi Türk inancındaki Umay arasındaki yakınlığa dikkat çeker. Umay, Gök Tengri inancında adı Tanrı'nın yanında anılan; doğumun, çocukların ve bereketin koruyucusu dişil bir güçtür. 

İki ad benzeştiği andan itibaren anlamlar da birbirine akmaya başlar. Hüma, Umay'dan koruyuculuğu ve bereketi almış, Umay ise Hüma'dan kanat kazanmıştır. Elimizde saf bir Fars motifi ya da saf bir Türk tanrıçası yok. Melez, katmanlı, birkaç yüzyıl boyunca birbirini beslemiş bir sembol var.

Bir ayrıntı daha keşfettim. Orta Asya'da kumay adı yalnızca efsanevî kuş için kullanılmamış, iyi cins av kuşlarına da verilmiştir. İran tarafında ise Hüma, gerçek bir kuş olan sakallı akbaba (Gypaetus barbatus) ile özdeşleştirilir. Yüksek dağlarda yaşayan, leşin kemiğiyle beslenen, avlanmayan bir kuştur bu. Efsanenin en tuhaf ayrıntısının gözlemden geldiğini düşünmek için iyi bir sebep.

II. Rivayetin Anatomisi

Hüma'nın fiziksel tarifi kaynaktan kaynağa değişir. Kimi metinlerde Hint Okyanusu adalarında yaşayan, güvercin büyüklüğünde, yeşil kanatlı bir kuştur. Kimi metinlerde Çin'de, Hıtâ'da, Deşt-i Kıpçak'ta bulunan, serçeden büyük, boz saksağanı andıran bir varlıktır. Halk anlatılarında kuzgun boyunda, başı yeşil, kanat uçları siyahtır. 

Bu tutarsızlık bir zaaf değil, bir işarettir. Hüma'nın tanımı zaten "görülemeyecek kadar yüksekte olan"dır. Gören yoktur; dolayısıyla tarif eden herkes haklıdır. Cennet kuşudur. Kaynaklara göre Hüma'yı Simurg'dan, Anka'dan ayıran temel özellik budur: yedi kat göğün üzerinde dolaşıp Allah'a ulaştığına inanılır. Hem cennet hem talih hem devlet kuşudur.

Manevi doğasını belirleyen nitelikleri ise şaşırtıcı biçimde istikrarlıdır:

Yere inmez. Yedi kat göğün üzerinde, felekler ve burçlar arasında durmaksızın süzülür. Havada yaşar, havada yumurtlar, yavrusu havada çıkar yumurtadan. Kimi rivayetlerde ayaklarının hiç olmadığı söylenir. Çünkü ayağa ihtiyacı yoktur.

Bazen yaklaşır. Kaynaklarda geçen ölçü açıktır; yere kimi zaman kırk arşın kadar sokulur. Gölgenin düşmesi tam da o anda mümkün olur.

Dirisi ele geçmez. Yakalanmaz, tuzağa düşmez, evcilleştirilemez. Onu bilerek öldüren kişinin kırk gün içinde öleceğine inanılır.

Kimseyi incitmez. Yalnızca kemikle beslenir. Hiçbir kuşu avlamaz.

Yavrusunu korur. Tehlike ânında onları kanatlarının altına alır.

Toparlarsak: yakalanamayan, sahiplenilemeyen, satın alınamayan, kimseyi ezmeden yükselmiş ve tam da bu yüzden bir şey bağışlayabilen bir varlık.

III. Hikaye Bu Ya: 

Rivayete göre hükümdar öldüğünde tahtın kime kalacağı belli değilmiş. Veraset kuralı ve oylama yokmuş, vasiyet bağlayıcı değilmiş. Böyle anlarda halk meydanda toplanır ve gökyüzüne bakarmış. Bekledikleri şey bir kuşmuş. Hüma yeryüzüne nadiren kırk arşın kadar alçaldığında gölgesi kalabalıktan birinin üzerine düşermiş. Düştüğü kişi yeni hükümdar olurmuş.

Sahnenin tuhaf tarafı şurada: kimse kuşu çağırmıyor, kimse onu yönlendirmiyor. Hüma yakalanamayan, evcilleştirilemeyen, dirisi ele geçmeyen bir varlık. Meydandaki insanların yapabildiği tek şey orada bulunmak ve başını kaldırmaktı. Gerisi onlara ait değildi. Yani taht kazanılmıyor. Üstüne düşüyor.

Bu, Türk devlet felsefesindeki kut anlayışının görünür hâlidir. Kut, gökten verilen yönetme yetkisidir; kağan tahta kendi gücüyle oturmaz, ona kut verildiği için oturur. Kül Tigin Yazıtı'nda hükümdarlık bir başarı hikâyesi olarak değil, yukarıdan bir yükseltiliş olarak anlatılır. Kelime bugün de dilimizde yaşıyor: kutlu, kutsal, kutlamak hepsi aynı kökten.

Kut'un en önemli özelliği ise kalıcı olmamasıdır. Verilen şey geri alınabilir. Zulmeden, adaletten sapan, halkını gözetmeyen kağan kutunu yitirir; yitirdiği anda da meşruiyetini kaybeder. Yani gökten inen bu yetki bir mülk değil, emanettir. Hüma bu soyut fikrin kanatlanmış hâlidir. Kut görünmez; gölge görünür.

Devletin Sözlüğü

Sembolün gücünü en iyi gösteren şey, dile bıraktığı izdir. Osmanlı'da hükümdara aidiyeti belirten hümâyun kelimesinin Hüma ile bağlantılı olduğu düşünülür — ve bu kelime tek başına kalmaz: Divân-ı Hümâyun, Ordu-yı Hümâyun, Donanma-yı Hümâyun, Fermân-ı Hümâyun, Bâb-ı Hümâyun, Enderûn-ı Hümâyun, Mâbeyn-i Hümâyun. Devletin en resmî kurumlarının adında bir efsane kuşu durur. Fatih Sultan Mehmed'in annesinin adı da Hüma Hatun'dur.

Burada çoğu okumanın atladığı bir incelik var. "Devlet kuşu" tabirindeki devlet kelimesi o dönemde hem iktidar hem saadet, ikbal anlamına gelir. Aynı kelime dış dünyadaki yükselişi ve iç dünyadaki huzuru birlikte karşılar. Dil, ikisini ayırmayı reddeder.

Rastlantı mı, Liyakat mi?

Görünürde Hüma tam bir tesadüf tanrısıdır: gölge rastgele düşer. Ancak tasavvufi okumalar bu yoruma itiraz eder; Hüma'nın gölgesinin liyakat sahibi olmayanın üzerine düşmeyeceğini vurgularlar.

Halk anlatısı talihin kontrol edilemezliğini hatırlatır. Tasavvuf yorumu ise hazır olmayanın, gölge düşse bile onu taşıyamayacağını söyler. Bu ikisi arasındaki boşluk, incelemenin sonunda döneceğimiz yerdir.

IV. Kanaat: Kemikle Beslenen Kuş

Hüma'nın doğasındaki en çarpıcı ayrıntı beslenme biçimidir. Bütün kuşların en yükseğinde uçar ve hiçbir canlıyı öldürmez. Leşten arta kalan kemikle yetinir.

Tasavvuf edebiyatı bu ayrıntıyı ısrarla işler ve tok gözlülük, kanaat, dünya malına tamah etmeme olarak yorumlar. Ama ayrıntının kendisi bu ahlâkî okumadan daha ilginçtir.

İran geleneğinde Hüma'nın karşılığı sayılan sakallı akbaba, Zerdüştî ölü gömme pratiğiyle doğrudan ilişkilidir. Toprağı kirletmemek için bedenlerin açık yapılarda bırakıldığı bir inanç sisteminde, kemikle beslenen bu kuş ölümün artığını dönüştüren varlıktır. Uğurlu sayılması tesadüf değildir: yaşayanla rekabet etmez, ölünün kalanını hayata geri katar.

Sembolün ahlâkî çekirdeği budur ve bugün de aynı sertlikte durur: yükseklik, kimin üstüne bastığınla değil, neyle yetindiğinle ölçülür. Kuşların en asili sayılan varlık, avlanmayan olandır.

V. Modern Bir Okuma Denemesi — ve Sınırları

Bu bölümde yöntem değiştiriyorum ve bunu açıkça söylemek istiyorum.

Hüma, on ikinci yüzyıl İran'ında ve Orta Asya bozkırında biçimlenmiş bir semboldür. Carl Gustav Jung'un kavramları yirminci yüzyılın ürünüdür.  Türkçede "gölge" kelimesi burada iki apayrı şeyi karşılıyor. Biri Hüma'nın gölgesi: bir lütfun, dışarıdan gelen bir bahtın fiziksel imgesi. Diğeri Jung'un Gölge'si: kişinin kendinde tanımayı reddettiği, bastırdığı taraf. Bu ikisi arasında bir bağ kurmak cazip görünür, çünkü kelime aynıdır. Ama kelime tesadüfen aynıdır. Hüma'nın gölgesi, kişinin karanlığı değildir; tam tersine, üzerine düşen aydınlıktır.

Hüma bir bütünlük imgesidir. Yere basmayan, hiçbir eksiği olmayan, ele geçirilemeyen, kusursuz. Jung'un Kendilik (Self) dediği şeye (psişenin ulaşmayı hedeflediği ama asla tam olarak sahiplenemediği bütünlüğe) yapısal olarak benzer. Ve tıpkı Kendilik gibi, Hüma da yakalandığı anda ölür. Bu tesadüf değil; bütün ideal imgelerin ortak yapısıdır.

Asıl mesele ise bir sonraki bölümde ortaya çıkıyor.

VI. Simurgla Karşılaşma: Attâr'ın Uyarısı

Hüma ile Simurg'un (Zümrüdüanka) karıştırılması yaygın bir hatadır; kaynaklarda ikisinin, ayrıca Anka'nın, Kaknüs'ün ve Phoenix'in söylenceleri iç içe geçmiştir. Bu yüzden bazı incelemeler Hüma'yı anlatırken Simurg'u bilinçli olarak dışarıda bırakır. Bu iki kuş aynı hikâyede karşılaştığı anlatılar vardır. 

Ferîdüddin Attâr'ın 1177 dolaylarında yazdığı Mantıku't-Tayr'da kuşlar toplanır. Padişahsız ülke olmaz, gidip sultanları Simurg'u bulmaları gerekir. Hüdhüd kılavuzluğu üstlenir. Ama yolun uzunluğu anlaşılınca kuşlar birer birer mazeret üretir. Bülbülün mazereti güldür, tavusunki cennet, kazınki su, kekliğinki mücevher.

Hüma'nın mazereti ise şudur: taç bağışlayan kendisidir. Gölgesi düşen padişah olmaktadır; dolayısıyla kimseye ihtiyacı yoktur, aramaya çıkması gerekmez.

Attâr bunu kibir olarak işaretler. Hüma yola çıkmaz.

Sonra otuz kuş, yedi vadiyi aşarak Simurg'a ulaşır ve aradıkları şeyin kendileri olduğunu bulur. (Sî murg — Farsçada "otuz kuş.")

Şimdi iki kuşu yan yana koyalım. Simurg aramanın kuşudur: yolculuk ister, içe döner, dönüşümle biter. Hüma talihin kuşudur: aranmaz, üzerinize düşer, dışarıdan gelir.

Ve Attâr'ın eklediği katman ikisini birden aşar: talih dağıtan kuş, kendi yolculuğuna çıkamamıştır.

Bir önceki bölümde bahsettiğim psikolojik okuma tam olarak burada işe yarar. Jung'un şişme dediği bir hal vardır: benliğin bir arketiple özdeşleşmesi, kişinin taşıdığı rolü kendi doğası sanmaya başlaması. Hüma'nın mazereti bunun ders kitabı örneğidir. "Taç bağışlayan benim" diyen kuş, bir işlevi kimlik zannetmiştir. Ve bir kez öyle sanınca, yola çıkması imkânsızlaşır. Çünkü yola çıkmak, o kimliği geçici olarak bırakmayı gerektirir.

Bu, veren insanın mazeretidir. Tutanın, taşıyanın, başkasına iyi gelenin. Verdiğiniz şey kimliğinize dönüştüğünde almak imkânsızlaşır; almak imkânsızlaştığında da yolculuk imkânsızlaşır.

VII. Taşta, Çinide, Armada

Hüma yalnızca sözde yaşamadı.

Köktürklerin onu ongun — boyun kutsal alâmeti — saydıkları düşünülür; Kül Tigin'e ait heykel başındaki kuş figürü bu bağlamda okunur. Kaynaklarda Hüma'nın Oğuz boylarından Çepniler'e ve Oğuz hakanının hanımına ongun olduğu kaydedilir.

Anadolu Selçuklu sanatında izi belirgindir. Erzurum'daki 13. yüzyıla ait Çifte Minareli Medrese ile 1310 tarihli Yakutiye Medresesi'nin taç kapılarında bir hayat ağacı yükselir; gövdesini ejderler sarar, dalları arasında meyveler ve küçük kuşlar durur, tepesinde çift başlı bir kuş oturur. Bu figürün Umay–Hüma'yı temsil ettiği yönünde güçlü bir yorum vardır. 

Bu noktada, bu incelemenin belki de en önemli tespiti geliyor. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Hüma maddesine göre bu kuş, İslâm öncesi Türk inançlarında hayat ağacı ve hayat suyu ile birlikte üç büyük motiften biridir. Hüma yere kırk arşın kadar yaklaştığında gölgesi kimin üzerine düşerse, ya da başına konar veya pislerse, o kişi ya hükümdar ya da çok zengin olur.

Yani Hüma, tek başına dolaşan bir masal unsuru değil. Kadim Anadolu'nun bütünlük tasavvurunda kök, su ve kanat üçlüsünün üçüncü ayağı. Ağaç yeri göğe bağlar, su hayatı taşır, kuş aradaki mesafeyi kat eder.

Sembol bugün de yaşıyor. Özbekistan devlet armasının merkezine kanatlarını açmış bir Hüma vardır; resmî tanımda kuşun mutluluk ve hürriyet sevgisini simgelediği yazılıdır. İran'da ise Hüma, Homa adıyla yaşar: ulusal havayolunun amblemi, Persepolis sütun başlıklarındaki kanatlı figürden ilhamla yapılmıştır.

Yani sembol müzeye kaldırılmadı; kılık değiştirerek yoluna devam etti. Ama taşıdığı asıl fikir hiç değişmedi; talih gökten iner, aranmaz, verilir. İnsanlık bu fikirden binlerce yıldır vazgeçemiyor.

Sonuç

Bir kuşun peşinden gittik ve bir kuştan çok daha fazlasını bulduk.

Adı Farsçaydı, kökü Avesta'ya uzanıyordu; bozkırda Umay'la, Anadolu'da tasavvufla, Osmanlı'da devletin resmî diliyle karşılaştı. Persepolis'in sütun başlığında, Erzurum'un taç kapısında, Özbekistan'ın armasında ve bir uçağın kuyruğunda aynı kanat duruyor. Bu kadar farklı yerde tutunabilen bir sembol süs olamaz. Taşıdığı bir şey vardır.

Hüma'nın taşıdığı şey, insanın talihle kurduğu ilişkidir.

Bu anlatının söylediği ilk şey rahatsız edici: talih hak edilmez. Kovalayarak, isteyerek, hayal ederek çağrılmaz. Gökten gelir ve kime geleceğini seçmez. Modern kulağa kaderci gelebilir, ama aslında insanı büyük bir yükten kurtarır — hayatındaki her iyi şeyi kendine, her kötü şeyi kendi yetersizliğine yazma yükünden.

Yine de anlatı burada bırakmaz. Gölge rastgele düşer, ama taşıyabilmek rastgele değildir. Meydanda durmak, açık kalmak, düştüğü an hazır olmak insana aittir. Kadim akıl burada sessiz bir iş bölümü öneriyor: sonucu bırak, hazırlığı üstlen.

Hazırlığın neye benzediğini de gösteriyor üstelik. Hüma bütün kuşların üstünde uçar ama hiçbirini avlamaz; kemikle yetinir. Yükselmenin bedeli birini ezmek değildir — bu bağı kadimler kurmamış, biz kurmuşuz.

Peki bu kadar kusursuz bir varlığın eksiği ne olabilir? Attâr sekiz yüz elli yıl önce cevabını verdi: Kuşlar Simurg'u aramaya çıkarken Hüma yola çıkmadı, çünkü kendini zaten varmış sayıyordu: "Taç bağışlayan benim, benim kimseye ihtiyacım yok." Verdiği şeyi kimliği sanınca almak imkânsızlaştı; alamayınca da dönüşemedi. Otuz kuş yürüdü ve değişti, Hüma yerinde kaldı — hâlâ yüksekte, hâlâ kusursuz, hiç değişmeden.

Bu, başkasına iyi gelen herkesin sessiz riski. Tutanın, taşıyanın, dinleyenin, yol gösterenin.

Bin yıllık anlatının vardığı yer bu yüzden gökten bir gölge beklemek değil. Yunus Emre meseleyi tek beyitte bitirir: devlet erdi ondan bana, hâcet değil hümâ kuşu. Bana zaten ulaştı, diyor; kuşa ihtiyacım yok.

Belki de mesele o kuşu beklemeyi bırakmak değil. Ona ihtiyaç duymayacak kadar dolu bir yere varmak. Gölge yine de düşerse, ne âlâ.

Sonsöz

Bu yazı serisinin nasıl başladığını söylemem gerekiyor.

Rüyamda birçok kere aynı kuşu gördüm. Elimde yalnızca adı vardı: cennet kuşu. Peşine düştüm düşümün. Cennet kuşu Hüma Kuşu’ymuş aslında. Yere hiç inmeyen, kimseyi incitmeyen, talih getiren. Araştırmalarım, Umay'a, kut'a, Erzurum'un taş kapılarına, Attâr'ın yola çıkmayan kuşuna kadar gitti. Okuduğunuz metin böyle ortaya çıktı. 

Başıma talih kuşu kondu mu, bilinmez. Ama aklıma bir sorunun düştüğü kesin.

Belki de günümüzde o gölge bize böyle düşüyor. Taht olarak değil, ilham olarak. Bir soru, bir merak, sabaha kalan bir ad. Ve peşine düşülünce ortaya çıkan şey altın dolu bir sandık olmuyor. İnsanın kendi derinliğinde çoktandır duran, sadece kazılmayı bekleyen ruhsal bir hazine oluyor.

Hüma yere inmez, ama bir şey bırakır.

Ben peşine düştüm. Bulduklarım burada.

Sevgilerimle.

Ezgi Sala Tözün

Kaynakça

  • Kurnaz, C. (1998). "Hümâ." TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 18, s. 478. İstanbul: TDV.

  • Batislam, H. D. (2002). "Divan Şiirinin Mitolojik Kuşları: Hümâ, Anka ve Simurg." Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, s. 185-208.

  • Ögel, B. (1993). Türk Mitolojisi: Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar, C. 1. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

  • İnan, A. (1987). "Umay İlâhesi Hakkında." Makaleler ve İncelemeler. Ankara: TTK; ayrıca Tarihte ve Bugün Şamanizm (1954).

  • Çoruhlu, Y. (1995). Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi. İstanbul; ve (2000) Türk Mitolojisinin Anahatları. İstanbul: Kabalcı.

  • Attâr, F. Mantıku't-Tayr (çeşitli Türkçe çevirileri mevcuttur).

  • Alyılmaz, C. "Özbekistan Cumhuriyeti'nin Devlet Armasındaki Hüma Kuşu Tasviri."

 

Yazar

Ezgi Sala Tözün